|
Bilgi çağından bilgi ötesi çağa girdiğimiz yeni bin yılda
artık kurumların ayakta kalabilmeleri yurttaş ya da müşteri odaklı
bir yönetim anlayışına sahip olmaları ve bu anlayışı hayata geçirebilmeleriyle
mümkün olacaktır. Küreselleşme kavramı özel sektör açısından
ezici bir rekabeti, kamu kesimi açısından da yurttaş odaklı bir yönetim
anlayışını gündeme getirmektedir.[1]
Yönetimdeki
bu yeni anlayış ya da bir başka ifadeyle bu yeni felsefe, öncelikle
insana, ardında da teknolojiye yapılacak yatırımlarla yaşama geçirilme
imkanına sahip olabilecektir. Dolayısıyla yeni bin yılda ancak yönetim
ve teknoloji alanında yatırım yapan kurumlar değişimin baş döndürücü
hızına uyum sağlayabileceklerdir.
Yurttaş
odaklı ya da özel sektör kavramıyla müşteri odaklı yönetim anlayışı
ise 1930’larda fikren ortaya çıkan toplam kalite yönetimini gündeme
getirmektedir.
Toplam
kalite yönetimini (TKY) kısaca, kurumdaki tüm faaliyetlerin sürekli
iyileştirilmesine yönelik, çalışanların katılımını içeren, sonuçta
kurumda kârlılığı,
verimliliği, çalışanlarda maddi ve manevi tatmini, müşteride ise
beklentilerden daha fazlasının karşılanmasını sağlayan bir yönetim
anlayışı olarak tanımlamak mümkündür.
TKY’nin
en temel ilkesi müşteri (kamu kesiminde ise yurttaş) odaklılıktır. Müşteri
kavramı hem kurumdaki çalışanları (iç müşteri) hem de kurumun ürettiği
mal ve hizmeti talep eden kişileri (dış müşteri) kapsamaktadır. Müşteri
odaklılıktan anlaşılan;
-
İç
müşteri sıfatıyla çalışanların tam katılımını sağlamak, onların
maddi ve manevi beklentilerini karşılamak,
-
Dış
müşteri konumunda olanların, üretimi yapılan mal ve hizmetten
beklediklerini karşılamak hatta beklediklerinin üzerinde tatmin sağlamaktır.
Anavatanı
olan ABD’nde geçmişte pek rağbet görmeyen toplam kalite yönetimi
Japon mucizesine olan katkısından sonra, 1980’lerde yani ortaya çıkışından
yaklaşık 50 yıl sonra başta anavatanında olmak üzere diğer ülkelerde
de kabul gören bir yönetim anlayışı haline gelmiştir.
Ülkemizde
ise 1990’larla birlikte gündeme gelen kalite olgusu, toplam kalite yönetiminin
yaygınlaşmasında temel faktör olmuştur. Özel sektör kuruluşlarındaki
uygulamalar ve Avrupa’da Kalite Ödülü alan şirketler toplam kalite yönetiminin
kamuda uygulanabilirliği sorusunu gündeme getirmiştir. Ancak batıda da
kamu kesiminde toplam kalite yönetimi uygulamalarının oldukça yeni
olduğu görülmektedir. Örneğin ABD’nde bile bu uygulamalar
1980’lerin sonunda başlamıştır.
Özel
sektör uygulamaları başarılı sonuçlar veren toplam kalite yönetiminin
kamu kesimi uygulamasından da aynı sonuçlar alınabilir mi sorusu dün
olduğu gibi bugün de herkesin yanıtını ilgiyle gözlemlediği bir
konudur. Ancak toplam kalite yönetiminin fikir babalarından olan Dr.
Juran’a göre her iki kesimde de toplam kalite yönetiminin başarı şansı
eşittir. Bu nedenle de Dr. Juran, toplam kalite yönetiminde kamu-özel
ayırımını doğru bulmamaktadır.
Günümüzde
TKY’nin kamu kurumlarında uygulama alanı bulmasının nedenlerini şöyle
sıralayabiliriz:
·
Kalite olgusunun sadece özel sektörün ürettiği mal ve hizmetler için
değil, Devlet’in ürettiği her türlü mal ve hizmet için de geçerli
olması,
·
20. yüzyılın sonlarından başlayarak Devletin tanımının yeniden yapılması
ve bu yeni tanımın daha liberal, daha demokratik ve daha katılımcı ve
en önemlisi daha fazla yurttaş odaklı yönetim anlayışını
getirmesidir.
“Neden
Toplam Kalite Yönetimi ve Türk Vergi İdaresi”? sorusu akla geldiğinde
öncelikle Hesap Uzmanları Kurulu’nun geleneğinde yer alan yenilikçilik
ve sadece ülke çıkarları doğrultusunda hizmet üretme misyonu bizi böyle
bir çalışma yapmaya yönlendirmiştir.
Türkiye
Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren askeri ve siyasi zaferlerini ekonomik
zaferlerle kalıcı hale getirmeyi kendisine şiar edinmiş ve ekonomik bağımsızlığın
siyasi bağımsızlığın temel şartı olduğunu gözardı etmemiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında karma ekonomik model çerçevesinde elde
edilen başarılar, 1980’li yıllarda serbest piyasa ekonomisinin
dinamizmi ile daha üst düzeylere çıkarılmaya çalışılmıştır.
1980’li
yıllarla birlikte serbest piyasa ekonomisine geçişle değişim süreci
başlamıştır. Ancak bu değişim sürecinin 2. aşamasını oluşturan
kamu yönetiminin yeniden yapılanması gerçekleştirilememiştir. Hukuk
sisteminden idari yapıya ve yönetim anlayışına dek yapılması
gereken düzenlemeler yapılamamış bu nedenle de dünyanın hiçbir
yerinde görülmeyen sınırsız özgürlükler ya da bir başka ifadeyle
kuralsız ve yasal zemini olmayan bir serbest piyasa ekonomisi oluşmuştur.
Devlet, bu yapı içinde düzenleyici ve denetleyici işlevini yerine
getirmemiş, ancak kimi zaman girişimcilere, hantal yapısı ile ayak bağı
olmuş, kimi zaman da eskimiş düzenlemeleri ve yetersiz ve rasyonel
olmayan örgütlenme yapısı ile hem kamu kaynaklarının hem de özel
kaynakların israf edilmesine neden olmuştur.
Uluslararası
arenada 1980’li yıllarda başlayan değişim sürecine ilişkin olarak
yakın tarih incelendiğinde piyasa ekonomisine geçişin akabinde kamu yönetimi
reformunun yapıldığı görülecektir. Örneğin ülkemizle birlikte
1980’li yıllarda serbest piyasa ekonomisi kurallarını uygulamaya başlayan
Yeni Zelanda, 1990’lı yıllarda kamu yönetiminde reform çalışmalarını
başlatmıştır. Bugün her alanda yaşadığımız temel sorun, kamunun
yeniden yapılanması sürecinin yapılamamış olması ve eskimiş yasal
düzenlemeler ve idari yapı ile küreselleşen dünyaya entegre
olunamamasından kaynaklanmaktadır.
Kamu
yönetiminde yaygın örgütlenme biçimi olan bürokratik yapılanma, “…
halkın hizmetinde...” olmak şeklinde çağdaş anlamda tanımını
bulan “Devlet anlayışı”
karşısında tıkanıklıklar meydana getirmekte ve tıkanıklıklar
neticesinde de pek çok sorun yaşanmaktadır. Çağdaş bir yaşamın
temini ve devamı ortamında, Devletin servis vermesi bir takım köklü düzenlemelerle
birlikte sürekli iyileştirme çalışmalarıyla mümkün olacaktır.
Zira makina bürokrasisi olarak adlandırılan bürokratik yapılanma artık
ihtiyaca yanıt veremeyecek duruma gelmiş ve ihtiyaçlar bilgi toplumunun
etkin gruplarını oluşturan uzmanlardan yararlanmayı sağlayacak ve
adem-i merkeziyetçi profesyonel bürokrasiye geçişi dayatmaktadır.
Çözüm
bellidir: “Kamunun yeniden yapılanması.” Diğer ülkelerin kamu yönetimlerindeki
yeniden yapılanma çalışmaları incelendiğinde, pek çoğunun başlangıç
noktasının Maliye Bakanlığı olduğunu görmek mümkündür. Ülke
kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun kamu kesimi tarafından yönlendirildiği
(bütçe uygulaması ile Maliye Bakanlığı tarafından), üretilen katma
değerin yarıya yakınının vergi ve benzeri mali yükümlülükler aracılığıyla
kamu kesimine aktarıldığı dikkate alındığında aslında bu sonucun
çok olağan olduğu ortaya çıkmaktadır.
Diğer
taraftan ülkemiz açısından vergi gelirlerinin kamu maliyesindeki öneminin
artması bir başka ifadeyle kamu harcamalarının borçlanma veya kamu
kaynaklı enflasyonla finanse edilmesi uygulamasının zararlarının
katlanılamayacak boyutlara ulaşması, kamu kesimindeki yeniden yapılanma
uygulamalarının başlangıç noktasına Maliye Bakanlığı’nı ve
Bakanlığın gelir idaresini getirmektedir.
Günümüzde
ülkemizin vergisel durumuna baktığımızda;
·
Devletin
yeterince vergi toplayamadığını, kayıt dışı ekonominin büyüdüğünü
ve idarenin bu konuda etkisiz kaldığını,
·
Memurların
uygun koşullarda etkin ve verimli hizmet sunamadıklarını,
·
Vergisini ödemek isteyen dürüst mükellefin ise ödediği verginin karşılığını vergi dairesinde sunulan kamu hizmeti dahil yeterince ve kaliteli olarak alamadığını,
görmekteyiz.
Bugün
yapılması gereken, bu gerçeği el birliği ile değiştirmeye çaba göstermek
olmalıdır.
Kısacası
herkesin mutsuz olduğu bir ortamda problemin iyi tanımlanıp acil çözümlerin
uygulamaya konulması gerekmektedir.
Neticede
ne Devletimiz, ne mükelleflerimiz ne de çalışanlarımız daha az iyi
şeylere layıktırlar. Sunulan hizmetin kalitesini arttırmamız öncelikle
mükelleflerimizde, ardından çalışanlarımızda en nihayetinde de
Devletimizde kalitenin artması sonucunu doğuracaktır.
Şimdi
gözümüzde bir vergi dairesi canlandıralım. Bu vergi dairesinin başkent
Ankara’da, İstanbul’da ya da Van’da olmasının herhangi bir önemi
yok. Çünkü tüm vergi dairelerinin ortalama standardı birbiriyle aynı.
Tâbi oldukları mevzuat, yönetim tarzı, personel politikası... Sonuç
itibariyle de hizmetin kalitesi aynı. Yani hizmette, kalite ve dolayısıyla
da verimlilik kavramının yer almadığı organizasyonlar.
“Çoğunlukla
konuttan bozma bir bina, boya, badana temizlik ve benzeri unsurların
olmadığı, evraklar, dosyalar ve insanların karmaşa içinde olduğu,
insanların ellerinde evraklarla bir aşağı bir yukarı koşuşturduğu,
yaptığı işten bıkmış, hiç bir heyecanı kalmamış memurlar, vergi
ödemenin yarattığı mali sıkıntının yanısıra, psikolojik ve
fiziksel sıkıntıya maruz kalan mükellefler, yazın sıcakla kışın
soğukla mücadele eden memurlar, vs.vs.”
Bir
de şunu hayal edelim: “Mükelleflerin
vergi dairesine mümkün olduğu kadar gitmek zorunda kalmadan vergi ödeme
yükümlülüğünü yerine getirdiği, vergi dairesine gitmesinin
gerekmesi halinde personelin güleryüzle “size nasıl yardımcı
olabilirim” cümleleriyle karşıladığı, en kısa sürede en doğru
hizmetin kendisine sunulduğu, ferah, aydınlık ve modern bir ortamda işlerinin
görüldüğü, kuyrukların, sigara dumanının olmadığı, yurttaşlık
borcunu ödemenin kolaylaştırıldığı, “bugün git yarın gel” cümlesinin
yerini “vergi dairesine gelmeksizin istediğiniz bilgiyi telefonla,
internetle isterseniz faksla alabilirsiniz, beyannamelerinizi posta veya
internet aracılığıyla ya da telefon aracılığıyla gönderip ödemelerinizi
yine bu araçlarla yapabilirsiniz.” cümlesinin aldığı, çalışan
personelinin yaşantısından mutlu olduğu, toplum yararına yapılacak
hizmetlerin kaynağını, toplum adına yine toplumdan adil bir şekilde
toplamanın huzurunu yaşadığı, yaptığı işin önemine binaen
insanca bir yaşam sürdüğü bir vergi dairesi.”
Elbette
ki yukarıda anlatılanlar hayal olmayacak kadar gerçek bir durumdur.
Çünkü ister mükellef ister personel olsun, insan olarak kaliteli bir
yaşam sürmenin herkesin hakkı olduğu kanısındayız.
Bir vergi dairesine kayıtlı mükellef sayısının
fazlalığı, müdür ve müdür yardımcılarının evrak havalesinden,
imzasından ve dertli mükellefleri dinleyip, dosyalarına bakmaktan öte
bir çalışma yapmalarını engellemektedir. Keza, memurlar da sadece
gelen evrakı dosyalamak ve yazışmaları yapmakla uğraşmakta, ciddi
anlamda daha verimli alana zaman ayıracak fırsatı bulamamaktadırlar.
Durum
böyle olunca, mevzuata, eğitime, iş değerlendirmesine, iş planlamasına
normal mesai saatleri içerisinde fırsat ve zaman çoğu defa ayrılamamaktadır.
Bu sebeple de memurda mevzuatı tam olarak bilememekten doğan endişe,
teftiş sonucunda kusurlu bulunma ve kendisine zimmet çıkarılma korkusu
ile birleşince, mükellefin sorunlarına vergi dairesi yerine, yargı
yolunda çözüm aranır hale gelmektedir.
Tahsil
edilen vergilerin dağılımı incelendiğinde; harcama vergileri olarak
adlandırılan vergilere doğru bir kayma olduğu görülse de ülkemiz açısından
harcama vergilerinin tercih edilmesinin uygun olmadığı kanısındayız.
Gelir dağılımında çok belirgin adaletsizlik bulunan ülkelerde
harcama vergileri bu adaletsizliğin düşük gelirliler aleyhine daha da
artmasına neden olmaktadır. Esas itibariyle kişi ve kurumların gerçek
gelirlerinin vergilendirilmesinin hedef olarak alınmasının
ülkemizin sosyo-ekonomik yapısına uygun olacağı kanısındayız.
Ancak bu hedefin güçlü bir vergi idaresi ve sağlam bir vergi mevzuatına
dayandığı hususunu da gözardı etmemek gerekir.
Çağdaş
vergicilikte mükellef beyanına dayanan vergileme geniş kabul görmektedir.
Ancak son yıllarda beyan üzerinden alınan vergilerin toplam vergi
gelirleri içindeki payı azalmaktadır.
Gerek
mali mevzuat ve gerekse idari yapılanma, gayrisafi milli hasıla içindeki
payı %50’lere ulaştığı ifade edilen kayıtdışı ekonominin kayıt
altına alınmasına dolayısıyla da vergilendirilmesine olanak tanımamaktadır.
Dolayısıyla da yapılan her vergisel düzenleme kayıtlı mükellef
kitlesinin vergi yükünün artması anlamına gelmektedir.
OECD
ülkeleri arasında kişi başına vergi yükü açısından ülkemizin
son sıralarda geldiği hususunu da dikkate aldığımızda vergisel yapımızın
içinde bulunduğu durum daha net ortaya çıkmaktadır.
Niteliğin
yanısıra nicelik olarak da vergi sistemimizin ve bu çerçevede vergi
idaresinin yeniden yapılanmasının aciliyeti ve de zorunluluğu, bir kez
daha ortaya çıkmaktadır.
Bilindiği
üzere, ne kadar mükemmel vergi kanunları yapılırsa yapılsın, bunu
uygulayacak insanlara aynı derecede önem verilmezse, kanunların
uygulanmasından beklenen sonuçların alınması mümkün değildir.
Vergi kanunlarının hazırlanışında mükellef psikolojisi, vergileme
ilkeleri, kanun sistematiğine uyum vb. gibi unsurlar dikkate alınmış
ancak bu yasayı uygulayacak insan unsuru dikkate alınmamışsa bu
yasadan istenen verimi almak mümkün değildir.
Ne
yazık ki, bugüne kadar yapılan çalışmaların büyük bir çoğunluğu
vergi yasalarının değiştirilmesi şeklinde gerçekleştirilmiş ve
vergi idaresi ihmal edilmiştir. Diğer taraftan vergi idaresinin daha
etkin bir şekilde çalışabilmesi için yapılan az sayıdaki araştırma
da tozlu raflarda yerini almaktan öteye gidememiştir. Vergi idaresinde
çalışan en tabandaki memurun dahi bildiği ve çalışmamız esnasında
bize sıklıkla iletilen bu gerçek, yapılacak çalışmalar konusunda
bir dezavantaj olarak karşımıza çıkmaktadır. Elbette ki vergi
idaresinin etkinsizliğinin genel idare yapısındaki etkinsizlikle doğrudan
ilişkisi vardır. Ancak kamu yönetiminde genel bir yapılanmayı
beklemek kaybedilen zamanın daha da artmasından başka bir sonuç doğurmayacaktır.
Kısacası
Türk Vergi İdaresi’nde yeniden yapılanma her açıdan bir zorunluluk
halini almıştır. Yeniden yapılanma uygulamalarının sağlıklı, gerçekçi
ve Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına uygun olması gerekir. Bu bağlamda
günümüzün modern yönetim tekniklerinden olan müşteri odaklı toplam
kalite yönetiminin Türk Vergi İdaresine uygulanabilirliği büyük önem
taşımaktadır.
“Toplam Kalite Yönetimi ve Türk Vergi İdaresi” isimli
çalışmamızda, Türk Vergi İdaresinin bugünkü yapısı ve bu yapının
değişim konusundaki gereksinimi ortaya konmaya çalışılmış, bu
gereksinimin karşılanmasında modern çağın yönetim anlayışlarından
Toplam Kalite Yönetiminin (TKY) uygulanabilirliği test edilmiş olup suçlama
ya da sorumluluğu üzerinden atma ve başka sorumlu arama anlayışından
uzak, bilimsel akıl ve pozitif yaklaşım, bu çalışmanın temel
hareket noktaları olmuştur.
Tarafsız
bir gözle yapılan bu çalışmada, bir anlamda gelir idaresinin
performans değerlendirmesi yapılarak, sorunlar ve bunların çözüm önerileri
vatandaş odaklı ve tam katılımı esas alan bir yaklaşımla ortaya
konulmaya çalışılmıştır.
Bu
çerçevede;
·
Türkiye’nin
farklı bölgelerinde yer alan 132 bağımsız vergi dairesinden sorunların
tespitine ve çözüm önerilerine ilişkin olarak görüş alınmıştır.
·
Vergi
konusunun diğer tarafını temsil eden mükellef kitlesinin Türk Vergi
İdaresi ve Türk Vergi Sistemi hakkındaki görüş ve önerilerini
tespit etmek amacıyla Ankara ve İstanbul Ticaret ve Sanayi Odaları başkanlıklarına,
TOBB’a, TÜSİAD’a yazı gönderilmiştir.
·
İstanbul
YMM Odası Başkanlığı, İçel SMMM Odası Başkanlığı ve Bursa SMMM
Odası Başkanlığı ve TÜRMOB’dan bilgi alınmıştır.
·
Mükelleflerin
vergi idaresi hakkındaki görüşlerini tespit etmek amacıyla mükellef
bazında anket yapılmıştır.
·
Ankara
Defterdarlığı’na bağlı 31 bağımsız vergi dairesindeki 702
personele anket uygulaması yapılmıştır.
·
Kalite
Derneği (KALDER) yöneticileri ile görüş alışverişinde bulunulmuştur.
·
Danıştay
4. Dairesi nezdinde 1999 yılında karara bağlanan Ankara iline ait bütün
vergi uyuşmazlıkları araştırılmış, yapılan tarhiyatların içeriği
vergi dairelerinde konu bazında analize tabi tutulmuştur.
·
Ankara
Defterdarlığı’na bağlı 6 vergi dairesi müdürü ile “vergi
dairesi sorunları kalite çemberi” oluşturulmuş ve çalışmalar yapılmıştır.
·
TKY
uygulamasının yapılabilmesi için iş akışlarının tespiti, iş
tamamlanma sürelerinin tespiti, görev tanımlamalarının yapılması, iş
standartlarının tespiti amacıyla Maltepe Vergi Dairesi pilot uygulama
vergi dairesi olarak tespit edilmiş ve adı geçen konularda yaklaşık 3
ay süre ile çalışmalar yapılmıştır. Daire personelinin katılımını
sağlamak üzere servis bazında veya masa bazında kalite çemberleri oluşturulmuş
ve verilere ilk elden ulaşılmaya çalışılmıştır.
·
Yabancı
ülkelerdeki kamu yönetimi TKY uygulamalarının tespiti amacıyla ABD,
İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Fransa ve Portekiz gibi ülkelerin
gelir idarelerine ilişkin araştırmalar yapılmış ve bu konudaki
metinler Türkçe’ye çevrilmiştir.
·
“TKY
ve Türk Vergi İdaresi” konusunda Hesap Uzmanları Kurulu Ankara, İstanbul
ve İzmir Grup Başkanlıklarında Hesap Uzmanları ve diğer katılımcılara,
Ankara Defterdarlığı’nda Defterdar, Defterdar Yardımcıları, Vergi
Dairesi Müdürleri, Gelir Müdürleri ve Takdir Komisyonu Başkanlarına
katılımlı-tartışmalı konferanslar verilmiştir.
Vergi
dairesi çalışanlarına uygulanan anket, vergi dairesi müdürlüklerinin
yaşanan sorunlara ilişkin görüşleri ile vergi dairelerinde yapılan
saha çalışmaları sonucunda vergi dairelerine ilişkin olarak aşağıdaki
hususlar tespit edilmiştir.
Günümüzde
vergi dairelerinin en temel sorunu, personelin mesleki açıdan yeterli eğitim
düzeyine sahip olmamasıdır. Vergi dairesi personeline uyguladığımız
ankette personelin %71’nin meslek öncesi eğitim almadan işe başladığı
tespit edilmiştir. Bir başka ifadeyle bir gün önce bankonun karşı
tarafında bulunan kişi ertesi gün sınavı kazandığı için bankonun
diğer tarafına geçerek bir kamusal görev üstlenmektedir.
Meslek
içi eğitim alan personelin ortalama eğitim süresi 3, 4 ay olarak tespit
edilmiştir. Elbette ki bu kadar kısa sürede vergi gibi karmaşık bir
konunun eğitimin alarak mükellefe yeterince etkin ve kaliteli hizmet
sunmak mümkün değildir. Öte yandan meslek içi eğitime katılan
personelin yarısı da aldığı eğitimin yeterli ve yararlı olduğuna
inanmamaktadır.
Toplam
kalite yönetiminde bir ilke vardır: “Mal ve hizmet üretiminde üretimin
kalitesini o işyerinde en düşük tutarda ücret alan personel
belirler.” Örneğin televizyon üreten bir fabrikada montaj bandındaki
işçiler, bir banka şubesinde bankoda görevli personel, vergi
dairesinde ise bankoda vatandaşa hizmet sunan personel o birimdeki
kaliteyi belirlemektedir. Bir başka ifadeyle o birimin başında en yüksek
ücreti alan genel müdür pozisyonundaki kişi mal ve hizmet üretiminde
kaliteyi hedef olarak koyabilir ve bunu planlayabilir. Ancak nihai aşamada,
üretilen mal ve hizmetin kalitesini bilfiil çalışanlar, bir başka
ifadeyle de o birimde en düşük tutarda ücret alan kişiler belirler.
Günümüzde
vergi dairesinde çalışan bir personelin ortalama ücretinin 130-180
milyon TL olduğu, TÜBİTAK’ın yaptığı araştırmaya göre 4 kişilik
bir ailenin mutfak masrafının 170 milyon TL civarında olduğu gözönüne
alınırsa, üretilen hizmetin kalitesini belirleyen personelin ekonomik
durumu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle personelin aldığı
ücretin yoksulluk sınırının altında olduğu gibi, açlık sınırının
da altında oluğu görülmektedir.
Personele
uygulanan ankette, “mükellefle personel arasında meydana gelebilen
menfaat ilişkisi neden kaynaklanmaktadır?” şeklindeki soruya verilen
cevapların oransal dağılımı şöyledir:
·
Aşırı
geçim sıkıntısı % 16
·
Karakter
bozukluğu %25
·
Beklentilerin
gerçekleşmeyişi %3
·
Hepsi
%55
·
Yanıt
yok %1
Anketin
bu sorusunda personelin kendiliğinden yazdığı bir kaç çarpıcı cümle
ise oldukça dikkat çekicidir:
·
Direnme
noktasının son bulduğu anda,
·
Adaletsiz
maaş sistemi,
·
Ücretlerin
yetersiz olması,
·
Menfaatin
karşılıklı olması,
·
Mükellefin
ödevlerini yerine getirmemesi ve her şeyi parayla yaptıracağını düşünmesi.
Yaşanan
gerçekler vergi idaresi çalışanlarının ekonomik durumlarının
mutlaka iyileştirilmesini gerektirmektedir. Mükelleflere iyi ve kaliteli
hizmet sunarak mükellefin mutlu olmasını temin edecek kişiler mutlu
edilmeden kısa vadede sonuç alınamayacağı gözardı edilmemelidir. Ücretin
belirlenmesinde geçim sınırının dikkate alınması ve dört kişilik
bir ailenin aylık geçimini karşılayacak rakamın taban ücret olarak
belirlenmesi gerektiği kanısındayız.
Vergi
dairelerinde iş tanımlarının, görev tanımlarının ve iş
standartlarının oluşturulmamış olması vergi dairesinde verimliliği
etkileyen en önemli faktörler arasında yer almaktadır. Mükelleflere
uyguladığımız ankette, vergi dairelerinde mükellefleri sinirlendiren
en önemli durumun servis içindeki masaların bir kısmının boş olması,
bir kısmında personelin kendi arasında sohbet ediyor görünümünde
olması ya da mükellefe karşı ilgisiz bir tutum içinde olmasıdır.
Vergi
dairelerinde yapmış olduğumuz saha çalışmalarında mükelleflerin bu
gözlemlerinin doğru olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda
A.B.D.’nde uygulanan genel amaçlı iş örneklemesi çalışması yapılarak
vergi dairesi personelinin çalışan-çalışmayan analizi yapılmıştır.
Çalışma sonucunda gün boyunca %33 oranında personelin yerinde olmadığı,
%21 oranında personelin yerinde olduğu ancak çalışmadığı, %46 oranındaki
personelin ise çalışmakta olduğu tespit edilmiştir. Yapılan ölçümleme
sonucunda personelin %54’nün
çalışmadığı bir anlamda gizli işsiz durumunda olduğu ortaya çıkmıştır.
Uygulamasını
önerdiğimiz toplam kalite yönetimi suçlayıcı veya sorumluluğu başkalarında
arayıcı bir yönetim anlayışı değildir. Diğer taraftan bu yönetim
anlayışına göre “sonuçları
değiştirmek için başlangıçları değiştirmek” gerekmektedir.
Yukarıdaki ölçümleme bir sonuçtur. Dolayısıyla değiştirilmesi
gereken, bu sonuca neden olan başlangıçlardır. Yapılan araştırma
soncunda bu durumun nedenleri;
·
Bilgisayar
sayısının yetersiz olması nedeniyle personelin sıra ile
bilgisayarlarda çalışmak durumunda olması (30 kişilik bir serviste 5
adet bilgisayar bulunmaktadır.),
·
Görev
tanımlaması, iş tanımlaması ve iş standartlarının olmaması
nedeniyle işleri kimin, nasıl ve ne kadar sürede yapacağının belli
olmaması,
·
Bu
tanımlar ve standartlar olmadığı için performans değerlemesinin yapılamaması
ve az çalışanın da çok çalışanın da aynı ücret düzeyinden ve
aynı sosyal haklardan yararlanması,
·
Servis
içinde sigara içme yasağının olması ancak vergi dairelerinde sigara
içme salonlarının olmaması ve bu konuda bir süre standardının
olmaması vb.
şeklinde
tespit edilmiştir.
Personelin
yaptığı çalışmalar yükseltilmelerine esas olmak üzere belli
zamanlarda değerlendirilmemektedir. Bu konuda yaptığımız ankette
personelin %61’i performansa göre değerlendirme yapılmadığı görüşündedir.
Bu bağlamda yapılması gereken sicil ve yükselme koşullarının
objektif ve gerçekçi olarak belirlenmesi ve performans değerlendirmelerinin
uygulanmasıdır.
Vergi
dairelerinin diğer sorunları irdelendiğinde sırasıyla elektronik
donanımın yetersiz ve fonksiyonel olmaması, örgütlenmedeki
eksiklikler, vergi mevzuatından kaynaklanan sorunlar, usul hükümlerinden
kaynaklanan sorunlar, bütçe imkanlarının yetersizliği, fiziksel ortamın
koşullarının yetersizliği ve denetimden kaynaklanan sorunlar olduğu
tespit edilmektedir.
ABD’nde
yapılan bir araştırmada işlemlerde ortaya çıkan hataların nedenleri
araştırıldığında %85’inin sistemden %15’inin de çalışanlardan
kaynaklandığı tespit edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda
ulaştığımız sonuç ABD’ndeki sonuçla uyuşmaktadır. Dolayısıyla
da vergi dairelerinde yaşanan kaosun temel nedeni personel değil
sistemdir.
Dünyadaki
gelişim izlendiğinde günümüzde sosyal devlet, hukuk devleti gibi
kavramların yanısıra “Dijital Devlet” kavramının da gündeme
geldiğini görmekteyiz. Ülkemizin uluslararası arenada ortaya çıkan
bu değişimin dışında kalması düşünülemez. Bu bağlamda yapılması
gereken, vergi dairesindeki tüm işlemlerin dijital ortama kaydırılması
ve mükelleflerin bilgisayarları aracılığıyla beyannamelerini verip
vergilerini ödemeleri, her türlü vergisel sorunlarını bilgisayar aracılığıyla
çözmelerine olanak sağlayacak yazılımların gerçekleştirilmesidir.
Bilgisayarın
yaygınlaşması ve etkin olarak kullanılması mükelleflerin olduğu
kadar vergi dairelerinin de iş yükünü hafifletecektir. Örneğin günümüzde
gelir idaresinde kullanılmakta olan belge, cetvel ve defter adedi
325’tir. Bilgisayara geçiş hem bu belgeleri ortadan kaldıracak hem de
her bir vergi dairesinin altında tonlarca kağıttan meydana gelen arşiv
dağlarının oluşumunu önleyecektir.
Mesleki eğitim gibi
bilgisayar eğitimi konusunda da vergi dairesi personelinin eğitim düzeyinin
yetersiz olduğu tespit edilmiştir. Bu kapsamda başkent Ankara’daki
vergi dairesi personelinin %51’nin bilgisayar konusunda hiçbir eğitim
almadığı, eğitim alan personelin %52’sinin ise sadece 15 günlük
bir eğitim aldığı tespit edilmiştir.
İşlemlerin
dijital ortama aktarılması konusunda örneğin düzenlenen tutanakların,
kesilen cezaların (özle usulsüzlük cezaları, trafik cezaları) küçük
el cihazlarıyla kesilmesi ve bu sayede kesilen cezaların ek kısa sürede
vergi dairesi kayıtlarına aktarılması sağlanmış olacaktır.
Günümüzde
bilgi işlem sistemlerinden yeterince ve etkin olarak yararlanılamadığı
için Devlet kayıt dışı kazanç elde eden mükellefleri takip
edememekte ve sonuçta mal ve para hareketlerini kontrol altına alamadığı
için mükellefin kendisinin beyan ettiği vergiyi dahi tahsil
edememektedir. Uygulamada posta yolu ile ilgili kuruluşlardan yapılan
mal varlığı araştırması elbette ki etkin bir sonuç vermemektedir.
Bu bağlamda örneğin Ankara’daki bir vergi dairesi mükellefin
5.000.000, -TL’lık bir borcu için mal varlığı araştırması yapması
durumunda, sadece posta ücreti olarak 790.000.000, -TL ödeyebilmektedir.
Keza Nüfus Müdürlüklerince kesilen ancak mevzuat gereğince vergi
dairelerince tahsil edilen 650.000, -TL’lık
(2000 yılı için) nüfus para cezasının tebliği için vergi
dairesi 1.250.000, -TL’lık posta masrafı yapabilmektedir.
Bu
kapsamda yapılması gereken, vergi dairelerinin (elbette diğer kamu
kurumlarının da) özel sektör işletmeleri gibi verimliliği ön plana
alan bir anlayışla yönetilmeleridir. Kamu kurumlarının özel sektör
işletmeleri gibi yönetilmeleri bunların gerçek kamusal amaçlarından
uzaklaşması anlamına gelmeyecektir. Çünkü halktan, halkın
hizmetinde kullanılmak üzere alınan değerlerin yine halk için
etkinlik ve verimlilik ilkeleri çerçevesinde kullanılması da bir
kamusal hizmettir. Esas itibariyle yurttaş odaklı toplam kalite yönetimi
de verimliliğin artmasının yanısıra yurttaşların beklediği
nitelikte hizmet sunulmasını da sağlamaktadır. Kaldı ki, tüm kamu
kurumlarının varoluş amaçlarının da bu düşünce olduğu kanısındayız.
Mükelleflerin
veya muhasebecilerinin ya da uygulamada olduğu gibi muhasebeci çıraklarının
günlerinin büyük bir çoğunluğu vergi dairesinde geçmektedir. Örneğin
4000 gelir ve kurumlar vergisi mükellefi, 7000 basit usulde mükellefi ve
35000 motorlu taşıtlar vergisi mükellefi olan bir vergi dairesine günde
ortalama 800 mükellef sadece beyanname vermek için gelmektedir. Mükelleflerin
beyanname dışında vergi levhası tasdik ettirmek, bilanço onaylatmak,
vergi borcu yoktur yazısı almak, mükellef olduğuna dair belge almak
vb. gibi nedenlerle vergi dairesine gitmek zorunda oldukları dikkate alındığında
bu sayının çok daha fazla artacağı ortadadır. Öte yandan
beyannamelerin son gün vergi dairelerine elden verildiği dikkate alındığında
mükelleflerin tamamına yakınının her ayın 20’sinde 25’inde
30’unda ve diğer sürelerde vergi dairesine gitmek zorunda olduğu
ortaya çıkmaktadır.
Mükellefin
çok fazla sayıda vergi dairesine gitmek zorunda olması mükellef açısından
olduğu gibi vergi dairesi personeli açısında da sorunlara yol açmaktadır.
Bu bağlamda vergisel sorumluluklarını eksiksiz yerine getiren mükellefin
vergi dairesine daha az gitmesini hatta gitmemesini sağlayıcı önlemler
alınmalıdır. Bu önlemlerden bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
·
Beyannamelerin
posta yoluyla ve internet yoluyla gönderilmesini sağlamak (Yapılan çalışmada
mükelleflerin yaklaşık %10’luk bir kısmının posta yolu ile
beyannamelerini gönderdiği tespit edilmiştir. Aynı araştırmada
beyannamesini posta yolu ile gönderdiği halde vergi dairesine ulaşmadığı
yolunda mükelleflerce herhangi bir şikayetin yapılmadığı ortaya çıkmıştır.
Bu kapsamda Gelirler Genel Müdürlüğü ile PTT Genel Müdürlüğü’nün
ortak çalışması ile bu konunun çözülmesi mümkündür),
·
Vergi
ödemelerinde vergi dairesi veznelerinin kaldırılması, bankaların ve
özel finans kurumlarının vergi tahsilinde yetkili kılınması (Mükelleflerin
%60’a yakını vergi dairesi veznesinden ödeme yaparken burada ödenen
tutar toplanan verginin %6’sına tekabül etmektedir),
·
Vergi
tahsilatına yetkili kuruluşların doğrudan vergi dairesi kütüklerine
bağlanmasının temin edilmesi ve böylelikle tahsilatı yapan kurum ile
vergi dairesi arasındaki koordinasyonsuzluğun giderilmesi, mükelleflerin
ödedikleri vergiler için ödememiş duruma düşmelerinin ortadan kaldırılması
ve ek külfetlere katlanmalarının önlenmesi,
·
Büyük
şehirlerde kent merkezlerine danışma vergi daireleri kurarak mükelleflerin
sorunlarının buralarda çözülmesinin sağlanması,
Vergi mevzuatında çok sık
yapılan değişiklikler de hem mükelleflerin hem de vergi dairesi
personelinin bu konudaki yükünü arttırmaktadır. Yapılan araştırmalarda
100 liralık vergi Devlete ortalama 1, 5 liraya mal olurken mükellefe
maliyeti 8, 5 lirayı bulmaktadır. Yapılan değişikliklerin işin daha
kolay yapılmasına etkisi, vergi dairesi personeline göre %9 oranındadır.
Bir başka ifadeyle yapılan değişiklikler personelin işyükünü
hafifletmemektedir.
Diğer taraftan yapılan değişikliklerin
vergi dairesi personelinin %54’üne hiç ulaşmadığı tespit olunmuştur
(Ankara’da görevli personelin!). Dolayısıyla da personel bu değişikliklerden
habersiz olarak işlemleri yapmaktadır.
Vergi dairesi personelinin
%94’ü vergi sistemimizin adil olmadığını düşünmektedir. Mükelleflerin
%64’üne göre ise vergi mevzuatındaki değişiklikler verginin daha
adil ve daha basit bir şekilde toplanmasını sağlamamaktadır.
Vergi sistemindeki değişikliklerin
çok sık yapılmasının yanısıra sistemin tamamen kayıtlı mükellefler
üzerine kurulu olması ve kayıtdışı faaliyet gösterenler konusunda
etkin olamaması en önemli sorunların başında gelmektedir. Mükelleflerin
%86’sına göre vergi mevzuatında yapılan değişiklikler ekonomik
planları etkilemektedir. Bu durum ise gelişen ve kalkınan Türkiye açısından
kamu yönetiminde reform gereksinimini açıkça ortaya koymaktadır.
Günümüzde
vergi daireleri evrak yığınları arasında boğulmuş bir görünüm
arzetmektedir. Daha önce de belirtildiği üzere uygulamada kullanılan
325 adet defter, belge ve cetvel bu görünümün doğmasına yol açmaktadır.
Diğer taraftan her türlü işlem için belge istenmesi, birden fazla
onay gerektiren bürokratik yapı da aşılması gereken bir soru olarak
karşımıza çıkmaktadır. Mükelleflerin %73’üne göre diğer kamu
kurumlarında olduğu gibi vergi dairesinde de kırtasiyecilik ön plandadır.
Yaşanan kırtasiyeciliğe bir örnek vermek gerekirse; her ay sonunda aynı
cins 8 belge vergi dairelerince düzenlenerek Muhasebat Genel Müdürlüğü’ne,
Gelirler Genel Müdürlüğü’ne, Bütçe Dairesi Başkanlığı’na ve
Sayıştay Başkanlığına gönderilmektedir. Bu işlemler evrak sayısının
fazlalığındaki çarpıklığın yanısıra denetimin çok başlı ve
tamamen kağıt üzerinde kalan bir işlevi olduğunu ortaya koymaktadır.
Vergi
dairelerinde yaşanan bir başka çarpık durum da tek aşamada
tamamlanabilecek bir işlemin en az 7-8 aşamada tamamlanmasıdır. İşlemlerin
birden fazla aşamada tamamlanması vergi dairesi için bir kattan diğer
kata elinde belgelerle dolaşan mükellef görüntülerinin doğmasına
yol açmaktadır. Örneğin en basitinden mükellef olduğunu belgelemek için
başvuruda bulunan bir mükellefin işlemi 8 aşamada, yeni işe başlayan
bir mükellefin işlemleri ise 16 aşamada tamamlanmaktadır. Bu bağlamda
yapılması gereken, iş süreçlerini analize tabi tutmak ve mükellefe
en kısa sürede en doğru hizmeti vermek olmalıdır.
Diğer
taraftan vergi idaresi ile mükellefler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların
da asgariye indirilmesi gerekmektedir. Danıştay 4. Dairesi’nde 1999 yılında
karara bağlanan Ankara iline ilişkin uyuşmazlıkları irdelediğimizde
hiç de rasyonel olmayan, tamamen bürokratik yapının ürünü olan bir
durum karşımıza çıkmaktadır. Yapılan anketlerde ortaya çıkan
manzara şu şekildedir: “Mükellefi ile uyuşmazlık içinde olan, hukuka uygun olmasa da yaptığı
işlemde ısrar eden, bu nedenle hem kendi iş yükünü hem de yargının
iş yükünü lüzumsuz yere arttıran bir vergi dairesi.” Danıştay
4.Dairesi’nde yapılan araştırma sonucunda ulaştığımız bazı çarpıcı
sonuçlar şunlardır :
·
Kamuoyunda,
mükelleflerin büyük bir çoğunluğunun İdare ile uyuşmazlık içinde
olduğu şeklindeki yaygın kanaatin gerçek durumu yansıtmadığı
ortaya çıkmıştır. Örneğin Ankara Defterdarlığı’na bağlı 13
vergi dairesinde 1 yıllık sürede toplam tarhiyatın binde 6’sı oranında
ilave tarhiyat yapılmakta (yapılan tarama, denetim, inceleme vb. sonrası
ortaya çıkan farklardan) ancak, ilave tarhiyatların %58, 9’unun mükelleflerce
uyuşmazlık konusu yapılarak yargıya götürüldüğü tespit edilmiştir.
·
Ortaya
çıkan uyuşmazlıkların nedenleri irdelendiğinde (dosya adedi
itibariyle) %32, 3’nün takdir komisyonu kararlarından, %17, 1’nin
vergi denetmeni raporlarından, %8, 9’unun yaygın yoğun vergi denetimi
ile ilgili tutanaklardan, %7’sinin Maliye Bakanlığı’nca yayımlanan
genel tebliğlerden kaynaklandığı tespit edilmiştir. Vergi tutarı
itibariyle baktığımızda ise birinci sırada vergi denetmeni inceleme
raporlarının, ikinci sırada Bakanlık’ça yayımlanan genel tebliğlerin,
üçüncü sırada gelirler kontrolörü inceleme raporlarının yer aldığı
tespit edilmiştir. Diğer taraftan sayıca fazla olan takdir komisyonu
kararlarının vergi tutarları itibariyle sekizinci sırada geldiği
tespit edilmiştir.
·
Vergi
inceleme elemanları tarafından düzenlenen inceleme raporlarının büyük
bir çoğunluğu tarhiyat öncesi uzlaşma ile idari aşamada kesinleşmektedir.
Örneğin 1995-1999 yılları arasında yazılan Hesap Uzmanı raporlarının
%72’si uzlaşma ile sonuçlanmıştır.
·
Yargıya
intikal eden uyuşmazlıkların sonuçları aşağıdaki gibi tespit
edilmiştir:
|
Uyuşmazlığın
Nedeni
|
Dosya
Adedi İtibariyle İdare Aleyhine Gerçekleşme Oranı
|
Vergi
Tutarı İtibariyle İdare Aleyhine Gerçekleşme Oranı
|
|
Takdir
komisyonu kararları
|
%98, 2
|
%88, 7
|
|
Yaygın
yoğun vergi denetimi tutanakları
|
%98, 6
|
%91
|
|
İş
yeri kapama cezaları
|
%97, 8
|
-
|
|
Bakanlıkça
yayımlanan genel tebliğ
|
%86, 4
|
%91
|
|
Hesap
Uzmanı vergi inceleme raporları
|
%80, 6
|
%76, 3
|
|
Maliye
Müfettişi vergi inceleme raporları
|
%94, 7
|
%99, 8
|
|
Gelirler
Kontrolörü vergi inceleme raporları
|
%91, 7
|
%94, 7
|
|
Vergi
Denetmeni vergi inceleme raporlarının
|
%
87
|
%99, 9
|
Yargıya
intikal eden uyuşmazlıkların vergi idaresi aleyhine sonuçlanmasının
nedenlerini “vergi idaresinin hukuku hiçe saydığı” ya da “yargı
organlarının vergi konusunda çok fazla bilgi sahibi olmadığı” gibi
toptancı yaklaşımlarla ortaya koymanın mümkün olmadığı kanısındayız.
Ortaya çıkan kararların isabetli ya da isabetsiz olmasında her iki
kesimin de farklı bakış açısının payı olduğu muhakkaktır. Aksi
bir düşünce tarzının özeleştiri içermeyeceği, netice itibariyle
de yapıcı olmayacağı açıktır. Ancak sorunun çözüm yollarının
ortaya konulmasında idareye düşen boyutu bu çalışmada irdelenmiş
olup yargıya düşen kısmı ise başlı başına bir çalışma konusu
olabilecek büyüklüktedir.
Günümüzde
verginin toplanmasının yanısıra verginin harcanması daha önemli hale
gelmiştir. Bu çerçevede vergi dairesi personelinin %97’si toplanan
vergilerin etkin olarak kullanılmadığı inancındadır.
Harcamacı
kuruluşların yapmış oldukları harcamaların sosyal faydaya hizmet
ettiğini göstermeleri ve bunun için de son derece şeffaf olmaları
gerekmektedir. Yolsuzlukların yaygınlaştığı veya en azından
yolsuzluk söylentilerinin çoğaldığı bir ortamda kişilerin devlete
olan güvenleri sarsılmakta ve verginin sosyal yönünü halka
anlatabilmek için harcanan çabaların büyük bir kısmı boşa çıkmaktadır.
Nitekim mükelleflere uygulamış olduğumuz anketlerde, vergisini eksik
beyan etme vb. durumların temelinde yatan düşüncenin, “ödediği
verginin yolsuzluklarla çarçur edildiği ve kendisine hizmet olarak dönmediği”
şeklindeki inanış olduğu tespit edilmiştir.
Bu
bağlamda önermiş olduğumuz yurttaş odaklı vergi idaresi modelinin
oluşturulmasında öncelikle verginin tanımı yeniden yapılmalıdır.
Bilindiği
üzere verginin klasik tanımı; “Devletin
egemenlik gücüne dayanarak, kamu giderlerini karşılamak amacıyla yaptığı
zor alımdır.” Feodal devlet düzeninden kalma bu tanım, klasik
devlet anlayışının vatandaşa bakış açısının en somut örneğidir.
Modern devletle birlikte bu tanımın şu şekilde değişmesi gerektiği
düşüncesindeyiz: “Vergi,
Devletin etkinliği sağlanmış ve şeffaf kamu giderlerini karşılamada
-ki bunlar eğitim, sağlık, adalet, iç ve dış güvenlik ve alt yapı
harcamalarıdır- ekonomik faaliyetleri en az etkileyerek adalet, eşitlik
ve yasallık ilkeleri çerçevesinde, toplumsal uzlaşmayı sağlamak koşuluyla
almış olduğu parasal değerlerdir.”
Modelimize
göre Türk Vergi İdaresi’nin misyonu “Yeterli
verginin en az masrafla toplanması, artan bir kalite ile halka hizmet
sunulması, Vergi İdaresinin adalet, etkinlik ve doğruluk ilkeleri ile
halkın güvenini kazanarak görevini ifa etmesidir. ”
Türk vergi idaresinin
vizyonu ise aşağıdaki gibi olmalıdır:
q
Mükellefleri
hedef alan kalite ilkelerinin belirlenmesi,
q
Vergi
idaresinin etkinliği için problemlerin teşhisi,
q
Çalışanların
daha fazla yetkilendirilmesi,
q
Çağın
araç ve gereçlerinin vergi konusunda hem idarenin hem de mükellefin
kullanımına sunulması,
q
En
etkin ve en yüksek düzeyde vergi toplanması,
q
İnsana
önem veren, ancak idari işlemlerde insani zaafları ortadan kaldıran düzenlemeler
yapılması,
q
Vergi
hukukunun temel vergileme ilkelerinin İdarenin temel ilkeleri haline dönüştürülmesi,
q
Vergi
yasalarının ve buna bağlı olarak İdarenin uygulamalarının “vergi vermek istemediği için kasten yanlış veya eksik beyanname
verenler ya da hiç bildirimde bulunmayanlar”a göre değil “vergilerini
doğru olarak ödemek isteyen ve bu yönde hareket eden mükellefler”e
göre düzenlenmesi, buna rağmen yasalara riayet etmeyenlerin ise ağır
bir şekilde cezalandırılması,
q
Çalışanların
yaptıkları işten övünç duymaları ve işi sahiplenmeleri için
gerekli maddi ve manevi motivatörlerin uygulanması.
Bu
vizyonun TKY ile gerçekleştirilmesinde 5 yıllık bir süre öngörmekteyiz.
TKY uygulamalarının devam etmesi ve kalite olgusunun yerleşmesi
durumunda azami 10 yıl içinde gelişmiş ülkelerin standartlarına ulaşmamızın
mümkün olduğu kanısındayız.
TKY’nin
temel felsefesi olan vatandaş odaklılığı vergi idaresine uyguladığımızda
mükellef odaklılık haline gelmektedir. Mükellefin vergisini en kısa sürede
ve en modern şekilde alması gereken memurun gözünde “vatandaş,
maaşını ödeyen kişi” olarak algılanmak durumundadır. Vergi
dairesi ise vatandaşın devletten beklediği hizmetlerin sağlanmasında
gerekli kaynak olan vergiyi toplayan bir birim olacaktır. Yapılması
gereken, vatandaş ile devleti kaynaştıracak sevgi, saygı ve hukuka
dayalı uygulamalara ağırlık verilmesidir.
Halkın vergi idaresinin
daima iyiye gittiğine inanması, onların vergi konularına ve vergi
idaresine olan güvenini arttıracaktır.
Mükelleflerin
vergi idaresi hakkındaki görüşlerini ve vergi idaresinden
beklentilerini tespit etmek amacıyla mükelleflere uygulanan ankette
ortaya çıkan bazı sonuçlar şunlardır:
·
Mükelleflerden
vergi dairelerinin olumsuz 5 özelliğini belirtmeleri istenmiş, esas
itibariyle bu maddede mükellefler tarafından yazılan ifadeler, vergi
dairesinin günümüzde ne şekilde algılandığını ortaya koymuştur.
Mükellef gözünde sigara içilmesinden, asansör yokluğuna ve
personelin ilgisizliğine kadar pek çok olumsuzluğun olduğu görülmüştür.
·
Vergi
dairelerinde işlemlere yanıt verme süresinin oldukça uzun olduğu
ortaya çıkmış ve vergi dairesinde doğru bilgiye ulaşmak için görüşülen
kişi sayısının ise ortalama 2-3 kişi olduğu tespit edilmiştir.
·
Ankete
katılanların tepkisellik ölçütüne ilişkin algılamalarına yönelik
sorulara verdikleri yanıtlar incelendiğinde; vergi dairesi personelinin
mükellefin vergisel sorunlarının çözümünde istekli olduğunu ve mükellefe
karşı ilgisiz olmadığını tespit etmekteyiz. Ancak evrakın imza
takibini mükellefin bizzat yapması, işi olmayan personelin diğer
personele yardım etmemesi, mükellefler sırada beklerken memurların
kendi aralarında uzun süre konuşmaları ve bu nedenle mükelleflerle
ilgilenmemeleri, hataları kısa zamanda düzeltememeleri mükelleflerin
olumsuz olarak etkilendikleri hususlar olarak ortaya çıkmaktadır.
·
Vergi
dairesini güvenilirlik ölçütüne göre değerlendirdiğinde mükelleflerin
yarıdan fazlası personeli inandırıcı bulmakta ve işlerini doğru
yaptığına inanmaktadır. Vergi dairesi personelinin eğitimi ve iş tanımlarının
yapılması durumunda vergi dairelerine olan güvenin istenen düzeye ulaşması
sağlanabilir.
·
Vergi
dairesi personelinin performansının mükelleflerce nasıl algılandığının
tespitine ilişkin sorulara verilen yanıtların olumlu olduğunu söylemek
mümkün değildir. Mükellefler, vergi dairesi personelinin yeterli
mesleki bilgiye ve iş becerisine sahip olmadığını, vergi mevzuatında
yapılan değişiklikleri yeterince takip etmediğini düşünmektedirler.
·
Mükelleflerin
vergi dairesine ulaşılabilirlik ölçütü açısından verdikleri yanıtları
değerlendirdiğimizde, vergi dairelerinin bulundukları yer itibariyle
uygun olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak vergi dairelerinde şikayet ve
istek kutularının olmaması, personelin yaka kartı takmaması ve
personele telefonla ulaşmadaki zorluklar vergi dairesinde yaşanan
olumsuzluklar arasında yer almaktadır. Esas itibariyle bu olumsuz
unsurlar Toplam Kalite Yönetimi uygulamalarında da dikkate alınması
gereken hususlardır.
“Toplam Kalite Yönetimi ve
Türk Vergi İdaresi” konulu çalışmamızda doğrudan görüşlerini
bize bildiren sivil toplum örgütlerinin ve meslek örgütlerinin
beklentileri incelendiğinde, vergi dairesinden aldığımız görüşler
ile aşağı yukarı birbirine paralellik arzettiği görülmektedir. Bir
başka ifadeyle vergi dairesi çalışanları ile vatandaşların vergi
idaresine ilişkin beklentileri pek çok noktada birbiriyle örtüşmektedir.
Bu ise, vergi idaresinde yapılacak toplam kalite yönetimi uygulamalarının
başarı şansını arttıracak bir unsurdur.
Sonuç olarak şunları söylemek mümkündür:
21. yüzyıl özel sektör açısından
ezici bir rekabetin, Devlet açısından ise yurttaş taleplerini öne
alan bir yönetim anlayışının yaşanacağı bir asır olacaktır. 20.
yüzyılda yoğun olarak tartışılan “devlet
mi birey için, birey mi devlet için vardır?” sorusu artık günümüzde
tartışmasız olarak “devlet
birey için vardır” şeklinde anlaşılmak zorundadır. Aksi yönde
bir düşünce tarzına sahip olan yönetimler ise yeni yüzyılın
imkanlarından yararlanamadıkları gibi gelişmiş ülkeler kulübünün
de dışında kalacaklardır.
Yurttaş odaklı yönetim anlayışına geçiş,
demokrasinin ve bilimsel aklın rehber edinilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu yönetim anlayışına geçişte kullanılacak araçlar (çağdaş yönetim
modelleri) farklı olabilir. Ancak önemli olan, araçlardan ziyade amacın
içtenlikli olarak benimsenmiş olmasıdır. İşte, Toplam Kalite Yönetimi
de bu amacın sağlanmasında başvurulacak bir araç olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Maliye
Bakanlığı içinde başlayacak olan Toplam Kalite Yönetimi çalışmalarının
da öncelikle gelir idaresinde başlaması gerektiği kanısındayız. Bu
çalışmaların başlangıcında verginin tanımının liberal bir bakışla
yeniden yapılması ve toplanan vergilerin etkin bir şekilde kullanılması
büyük önem arzetmektedir. Çünkü vergiler, gerek toplanılması sırasında
gerekse harcanılması sırasında vatandaşı doğrudan
etkilemektedirler. Dolayısıyla da her açıdan gelir idaresinde Toplam
Kalite Yönetimi çalışmalarına başlamak gerekmektedir.
Toplam Kalite Yönetimi, müşteri
memnuniyetini esas alan bir yönetim anlayışıdır. Müşteri
memnuniyeti hem iç müşterileri hem de dış müşterileri kapsamaktadır.
Vergi idaresi açısından iç müşteri vergi idaresi çalışanları, dış
müşteri ise mükellefler ve Devlet’tir. Dış müşteri konumunda olan
mükelleflerin memnun edilmesi ve Devlet adına etkin vergi
toplanabilmesi, ancak iç müşteri konumundaki çalışanların
memnuniyeti ile sağlanabilir. Dolayısıyla da personelin maddi ve manevi
motivatörlerle desteklenmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Bu çalışmanın sonucunda ortaya çıkan
manzara, vergi idaresinin etkin bir şekilde çalışmadığı şeklindedir.
Dolayısıyla da tek başına Toplam Kalite Yönetimine geçmek, bu alanda
pilot vergi daireleri tespit etmek ve bunlarda iyileştirme çalışmalarına
başlamak herhangi bir sonuç doğurmayacaktır kanısındayız. Bu bağlamda
yapılması gereken değişim projeleri ile Toplam Kalite Yönetiminin
birlikte uygulanmasını sağlamaktır. Bu durumda değişim projeleri de
müşteri odaklı bir anlayışı taşıyacağından Toplam Kalite Yönetiminin
uzun zaman alan iyileştirme çabaları daha kısa sürede sonuç
verecektir.
Vergi İdaresinin yenilenmesinde, çağdaş
bir yapıya kavuşmasında Toplam Kalite Yönetimi bir araçtır. Hiç bir
zaman bir amaç haline gelmemelidir. Toplam Kalite Yönetimi dışında başka
araçlarla da değişim projeleri ortaya konulabilir. Ancak Toplam Kalite
Yönetiminin insanı esas alan yapısı çağımızın düşünce yapısına
daha uygun bir yaklaşımı içermektedir. Kısaca kalite insanda başlar
ve insanda biter. İnsanı esas almayan hiç bir yaklaşımın başarılı
olması mümkün değildir.
Kalite
ve vergi konusunda 55 yıl gibi örgütler açısından çok kısa sayılabilecek
bir sürede büyük başarılar elde eden Hesap Uzmanları Kurulu’nun bu
çalışmasının Türk Vergi İdaresinde kaliteye yolculuk adına yapılacak
çalışmaları ateşleyecek bir unsur olmasını diliyoruz. Türk Vergi
Sisteminin gerçek reformlarını 1950’lerde Gelir Vergisi, Kurumlar
Vergisi ve Vergi Usul Kanunları ile, 1985’te Katma Değer Vergisi
Kanunu ile yapan Hesap Uzmanları Kurulu bu çalışma ile, yurttaş odaklı
vergi idaresinin oluşumunu çalışanların ve mükelleflerin katılımı
ile temin edecek Toplam Kalite Yönetimi uygulamasını kamuoyunun
bilgisine ve ilgisine sunmaktadır. Kurul, bu uygulamanın gerçekleştirilmesinde
gerek vergi idaresi çalışanlarının gerekse mükelleflerin katılımını
sağlayarak “müşteri memnuniyetini” kamusal ifade ile “yurttaş
memnuniyetini” temel hedef olarak benimsemektedir. Elde edilecek sonuç
sadece Vergi idaresine değil tüm yurttaşlara yansıyacak ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin hakettiği çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmasına
katkıda bulunacaktır.
Ulu önder Atatürk’ün
1936 yılında ifade ettiği ve günümüzde vergi idaresinin misyonu
olabilecek bir sözü ile, sayfalarca süren araştırmamızı kısaca özetlemek
gerekirse;
“İyi
usul ve tatbikin memnun edici neticelerini vatandaş, hiç bir işte vergi
mevzuu kadar hassasiyette takdir etmez.”
|