Hesap Uzmanları Kurulu Anasayfa Linkler İletişim Site Haritası
Hakkımızda
HUK Vizyonu
Başkanlarımız
Hesap Uzmanlığı Hakkında
Konferanslar
Röportajlar
Arşiv
 HUK > Makaleler
Kuruluşunun 61. Yılında Hesap Uzmanları Kurulu
Maliye Camiasının "Üstad"ları
61. Yılında Hesap Uzmanları Kurulu
61 yılın onuru; Maliye Hesap Uzmanları
Geçmişle Övünmek Yanında; Geleceği de Planlamak !...
61. Yıl Kutlaması
60. Yılında Hesap Uzmanları Kurulu
Hesap Uzmanları Kurulu'nun 60. Yılında Vergi Denetiminde Yeni arayış ve Yaklaşımlar
60'ncı Yılında Hesap Uzmanları Kurulu ve Hesap Uzmanları
Kayıtdışı Ekonomi ile Mücadelede Hesap Uzmanları Kurulu
Geçmişten.... Geleceğe! Hesap Uzmanları Kurulu"
Meyve Veren Çınar...
Kurulumuzun Dinamikleri
Hesap Uzmanları Kurulu
300'ü denetimde 1.200'ü yönetimde
Hesap Uzmanları Ocağı
59 Yaşında Parlayan Bir Yıldız "Hesap Uzmanları Kurulu"
Vergi Denetim Sistemi ve Hesap Uzmanları Kurulu
Türk Vergi Sistemi ve Hesap Uzmanları Kurulu
Hesap Uzmanları Kurulu 57 Yaşında
Hayatımıza Damgasını Vuranlar
Hesap Mütehassıslığından Hesap Uzmanlığına
Ülke hizmetinde 54 Yıl
Özdemir SORAN Üstad'ın Ardından
Özel Yaşamındaki Ali ALAYBEK
Altan TUFAN'ın İdeali Çağdaş Gelir İdaresi
N. Altan TUFAN (1939-1995)
Yarım Yüzyılın Ardından Hesap Uzmanları Kurulu
Zafer ÖZKAYNAK'ın Ardından
Hesap Uzmanlığı Mesleği
Click here for English


N. Altan TUFAN (1939-1995) (*)

Erkan ALTACA
Baş Hesap Uzmanı


Yiğitler Yiğidi Evladımızı Kaybettik

Hesap Uzmanları Ocağı'nın başı sağolsun.

Acımıza içten ve yürekten katılan Heyeti Mümtaze'nin başı sağolsun.

Türk Bürokrasisinin başı sağolsun.

Bu ülkeyi seven, bu ülkeye hizmet yoluna baş koymuş namuslu insanların, vatan severlerin başı sağolsun.

Altan TUFAN öldü çünkü

Doğruluk, güzellik, fazilet cephesinin en muhkem kalelerinden biri, en görkemli kalelerinden biri düştü... Hem de hiç beklenmedik bir anda.

Tarih: 3 Mayıs 1995 Çarşamba

O sabah gazetede çok sevdiğim, çok değerli bir Hesap Uzmanı kardeşimin büyük bir bankanın genel müdürlüğüne atandığını okudum. Gönlüm sevinçle doldu. Göğsüm gururla kabardı. Daireye gelir gelmez bir tebrik faksı yazdım. Ve çekmek için büroya indim... ki kahredici haberi aldım.

Olduğum yere yığıldım. Gururla dolan göğsüme bu defa bir hançer saplanmıştı. İnanılır, dayanılır gibi değildi bu.

Acı haber kısa zamanda duyuldu, yayıldı. İşiten önce, aynen benim gibi "Olamaz... diye feryat ediyor, sonra gerçeğin acımasızlığı ile hıçkırmağa başlıyordu.

Kimdi Altan Tufan?

Enis Berberoğlu'nun enfes bir şekilde dile getirdiği gibi O, tek kelime ile "Devlet"ti. Lacivert takım elbisesi, asla gevşemeyen kravatının düğümü, ölçülü tebessümü ile... her şeyi, her şeyi He Devlet O'nda, O Devlet'te simgeleşmişti. Devletine ve ülkesine hizmet etmek; O'nun görevi, hobisi, aşkı, tutkusu, sevdası idi. Çalışmasında zaman, mekan gibi bir sınır hiçbir zaman olmamıştı. Odasını, masasını dolduran ve çoğu kez birlikte eve gidip geldiği dosyaların herbiri O'nun adeta ayrı ayrı sevgilileriydi. Hepsinin içeriği, hepsinin çözümü, hepsinin sonucu O'nun kafasındaydı. Kapısından eksik olmayan büyük büyük sıfatlı, büyük büyük kişilerden kartvizit hamili ziyaretçileri sabırla dinler, nezaketle uğurlar ve sonra da kararlarını verirdi. Ve o verdiği kararlar kesinlikle ve kesinlikle kanunların, vicdanının doğrultusunda ve yine mutlaka ve mutlaka şu veya bu kişinin değil; ülkesinin, ulusunun çıkarları yönünde olurdu.

Evet. Çalışmak, çalışmak. yine çalışmak... Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile. zevkle, mutlulukla dolu olarak çalışmak. Ülkesi için, ulusu için hergün yeni bir şeyler üreterek, hergün yeni bir şeyler yaratarak çalışmak...

Bu, çalışmadan da öte bir şeydi O'nun için... Adeta bir ibadetti...

Ama bir gün bu doyumsuz zevkinden, bu ilahi uğraşından yoksun kaldığını, yoksun bırakıldığını gördü.

Elbette üzüldü. Elbette sarsıldı.

Ama yine de fazla önemsemedi bu değişikliği. Zira, şu veya bu koltukta oturmak veya oturmamak, Onun çalışma aşkını yavaşlatabilir, durdurabilir, yok edebilir miydi hiç? Maddiyat aleminden uzak; para pul diye bir kavram kitabında yazılı olmayan, en parlak iş tekliflerinin üzerinde ömründe bir an dahi düşünmeği aklından geçirmemiş; şimdilerde insanların büyük çoğunluğunun adeta esiri olduğu dünya nimetlerine aldırış etmeyen; ve yine şimdilerde insanların büyük çoğunluğunun anlayamadığı, idrak edemediği bir yolu seçmiş, onca imkana sırt çevirerek mütevazı, fakat onur ve fazilet dolu bir yaşam yolunu seçmiş bir "Mücahit" için, şu görevde olmak veya bu görevde olmamak ne farkederdi ki... Belli bir süre, alışık olduğu tam yolla değil, mecburen ağır yolla gidecekti. Ancak bu defa da gelecektekiler planlanıyor, programlanıyordu kafasında. Zira çok kısa bir süre sonra, yıllarını verdiği mesleğinin, gecelerini gündüzüne katarak yarattığı kariyerinin daha yüksek zirvelerine, hem de artık bürokratik yollardan değil; milli iradenin çizeceği yollardan geleceği kesine yakın olasılıktaydı. Son aylarında, son günlerindeki işi ise; işte o gelineceği kesin yerin arifesinde, saha kenarında yapılan ısınma gibi bir şeydi sadece.

Ne yazık ki kader müsaade etmedi.

Oysa yılların birikimi, yılların tecrübesi; o seçkin insanın beyninden ve elinden yepyeni işler, yepyeni hizmetler, yepyeni eserler olarak gürül gürül akacaktı bu ülkeye...

Evet. Ülkeye yazık oldu. Yoksa O'nun şu veya bu makama gelmesi, O'na bir şey katacak değildi. O zaten geleceği en üst yere gelmiş, varacağı en yüksek yere varmıştı. O; Altan Tufan olmuştu.

Bazıları O'na pek sempati duymazdı. Zaman zaman sertleşen bakışlarından tavizsiz ve katı tutumundan rahatsız olanlar olurdu. Ama bu sert bakışlar, tavizsiz tutumlar; daima ve daima tek hedefinin, kutsal hedefinin, kutsal inancının; O'nun kişiliğindeki geçici görüntülerinden ibaretti. Oysa yakından tanıyanların gayet iyi bildiği gibi son derece alçak gönüllü ve mütevazı idi. Ulus'taki tarihi binadaki makam odasının tavanını, aslına sadık kalarak onartmış, çok da güzel olmuştu. Bir gün o odada konuşurken eliyle yukarısını işaret ederek "Bak üstad" demişti. "Arkamızdan hiçbir şey yapmadı deseler de, şu odanın tavanını yaptırttık ya. Bu yeter."

"... Hiçbir şey yapmadı deseler de..."

Senin yaptığının, yaptıklarının binde birini yapabilene ne mutlu yüce insan.

Ve yine o zaman zaman sertleşen bakışların sahibinin, son derece hassas ve duygusal bir yaradılışta olduğunu Kanun, mevzuat, vergi, muktezalarla dolu çalışmalarının yanısıra sanata ve özellikle şiire tutkun olduğunu, şiir yazdığını kaç kişi bilir?

Öğrencilik yıllarındaki şiirlerini topladığı defteri, müşterek bir yakınımızdaydı. O defterdeki şiirlerden bazılarını, hazırlamakta olduğumuz 50. yıl güncesine almak istediğimizi, Mart ayındaki Vakıf toplantısında söylediğimde telaşlanmıştı: "Aman üstad. Sen oradan alma. Ben sana kendi seçtiklerimden vereceğim." Üstelemiştim: "Söz ama Sayın Başkan. Söz ama Sayın Genel Müdürüm."

"Söz üstad söz..." Ne olacak o söz şimdi...?

Koskoca Başkana, koskoca Genel Müdüre sözünü tutmamak yaraştı mı?

Evet. Altan Tufan öldü.

Kocatepe camiinin avlusunu dolduran insanlar, birer ikişer işlerine güçlerine, evlerine döndüler.

Yaşam artık O'nsuz sürecek. O olmadan da dünya dönecek. O olmadan da güneş doğup batacak.

Ama ateş elbette düştüğü yeri yakacak. Yakmaya yıllar yılı devam edecek.

Ve o ateşin düştüğü yer, (Yüce Tanrı o yattıkça uzun ömürler versin) muhteşem eşi ve süper zekalı iki evladı değil sadece. Biz de o ateşin düştüğü yeriz. Biz de o ateşin düştüğü yerin bir parçasıyız. Bizim de yüreğimiz onlarla birlikte yanacak. Bizim de acımız hiç dinmeyecek. Hiç azalmayacak. Çünkü o; birkaç yılda unutulacak, zaman zaman hatırlanacak sıradan bir fani değildi.

Evet, tekrar tekrar haykırıyorum;

O Altan Tufan'dı.

Acımızın tek tesellisi, acımız kadar büyük iftiharımız... O'nunla gururlanmamız. O'nunla övünmemiz...

Ve bir tesellimiz daha var:

O güzide vatan evladının, o çelik pençeli kartalın yıllarca cesaretle, azimle, sebatla, korkusuzca kanat çırptığı ülkenin hizmet ufukları artık onsuz kaldı. Boş kaldı. Ama bu boşluk uzun sürmeyecek. Zira O'nun yetiştiği ocağın sinesinde, şu anda ve her an daha nice nice yavru kartallar var. Hepsi gencecik. Hepsi pırıl pırıl. Hepsi hizmete hazır. Hepsi O'nun dolu olduğu aşkla, şevkle dolu. İşte isimleri şimdilik duyulmayan bu yavru kartallar çok yakın bir gelecekte, edebiyete göçen aziz üstatlarının yolunda. O'nun idealleri uğrunda, aynı ufuklarda O'nun gibi hür, O'nun gibi korkusuzca kanat çırpacaklar. Onların çelik pençeleri de, aziz üstatlarınki gibi kötülüklere, çirkinliklere aman vermeyecek.

Bu; hem tesellimiz ve hem de herkeslerin bilmesi gereken bir gerçek.

Ama bu teselli ve gerçeğin dahi hafifletmeğe yetmediği bir burukluğumuz var ki işte buna gönüllerin dayanması zor, hatta imkansız:

Ellinci yılımızı kutlamamıza şurada üç beş gün kalmışken bu yapılır mıydı...?

Ellinci yılımızı sensiz nasıl kutlayacağız biz, yiğitler yiğidi büyük insan...?

Söyle....


(*): Vergi Dünyası Dergisi-Sayı 166, Haziran 1995
Her hakkı saklıdır. © 2006 HUK.