Özel Yaşamındaki Ali ALAYBEK
(*)
Prof. Dr. Halil NADAROĞLU
Yüksek Öğretim Kurulu Üyesi
Dostum ve öğrencim Baş Hesap Uzmanı Orhon Belentepe, benden, kısa da olsa yakından tanıdığım Ali ALAYBEK'i anlatan bir yazı yazmamı istediğinde bir an için tereddüt ettim. Çünkü, Ali Alaybek'i hangi yönüyle anlatacaktım? Hesap Uzmanları Kurulu'nun Kuruluşundaki öncülüğünü mü, yoksa Gelir Vergisi Reformunun banisi olarak anılışındaki süreci mi anlatmalıydım? Aslında bunların her ikisi -özellikle ilki yeterince ayrıntılı, gerçekçi, vefalı ve etkileyici bir üslûp ile açıklanmıştı. Şu halde ben neleri anlatmalı, neleri açıklamalıydım? Elbette ki Alaybek'in az bilinen yönlerini, bir başka ifade ile özel yaşamındaki Alaybek'i anlatmalıydım. Ben de öyle yapmaya gayret ettim.
Sanırım 1980'li yılların başı idi. Hesap Uzmanları Kurulu İstanbul Grubu'nun bulunduğu, Karaköy'deki binada Ali Alaybek'in adının verildiği kütüphanenin açılış töreninde idik. O gün ben ve o tarihte İstanbul Defterdarı olan aziz dostum Adnan Barlas birer konuşma yapmıştık. Alaybek törene sağlık nedenlerinden ötürü katılamamış, her zaman çok yakınında ve daima yanında olan vefalı dostu Orhan Güreli vasıtasıyla bir mesaj göndermişti. Ben o törende irticalen (doğaçlama) yaptığım konuşmama "Ali Alaybek bir efsanedir' diyerek başlamıştım. Bu cümlem ertesi günkü Milliyet Gazetesi'nde törenle ilgili haberin başlığı olarak yayınlanmıştı. Aradan uzun yıllar geçti. Bugün de aynı kanaatteyim. Ali Alaybek benim için gerçekten bir efsane idi. Niçin?
Ali Alaybek'in çok seçkin Hesap Uzmanı kişiliğinin ve erişilmez meslekî formasyonunun dışında bir de inanılmaz özel kişiliği vardı. Bu özel kişiliği yönünden Ali Alaybek çok romantik, çok duygulu ve çevresindekileri tanrı vergisi bir etkileme gücüne sahip (charismatic) bir kişi iğe sahipti. Buna, biraz da, oldukça içine kapanık, özel olarak sevdikle inin dışındakilerle bir araya gelme/i, kalabalık toplantılara katılmayı pek sevmeyen (misanthrope) yönünü de katmak gerekir. Karizmatik kişiliği ile yakışıklılığının, özenli giyiminin, kendine özgü ses tonunun ve inanılmaz tevazu ve nezaketinin büyük payı vardı. Almancayı ve Fransızcayı çok iyi bilirdi. 1927 yılında Ulümu Ticariyei Aliye (bugünkü Marmara Üniversitesinin nüvesi olan İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi)/i çok parlak bir derece ile bitirdikten sonra Berlin Üniversitesinde okumuştu. Dolayısıyla Almancası daha da iyi idi. Ancak, konuşurken, 1950'li yıllarda aydın tabakada ve toplumun üst katmanlarında çok yaygın olan Fransızca deyimleri çokça kullanmaktan hoşlanırdı. Bu eğiliminin izlerini yazılarında da görmek mümkündür.
Ali Alaybek'in güzel sanatlara, özellikle musikiye büyük bir düşkünlüğü vardı. Kendisi çok genç yaşlarda amatör olarak viyolensel çalmaya heveslenmiş, ünlü bir müzik adamımız olan Muhittin Sadak ile birlik e ders almaya başlamış. Bir süre sonra Avrupa'dan gelen ünlü bir viyolonsel ustası İstanbul'da konserler vermiş. Bu virtüözü dinleyen Alaybek ertesi gün viyolonselini satıp müzik derslerine son vermiş!.. Kendisi, batı müziği ya da Türk müziği ayırımı yapmazdı. Her ikisinin de iyi olanları n dinlemekten büyük zevk alırdı. Türk müziği sanatçıları ile birlikte olduğumuz özel meclis ve sohbetlerde bir vesile yaratır ve şahsî dostu olan sanatçılardan Atatürk'ün sevdiği bilinen bazı şarkıları söylemelerini rica ederdi. Kendisi de o kısık sesi ile hafiften refakat ederdi. Ünlü bestekar Selahattin Pınar ile -ki şahsi dostluğu vardı karşılaşmalarındaki ilk sözleri çok şık giyinen Pınar'ın kravatları üzerine olurdu. Aynı Alaybek i e ben şahsen, 1956 yılında İstanbul'a gelen ve Atlas Sinemasında üç akşam üst üste konserler veren ünlü orkestra Şefi Antol Dorati yönetimindeki Minneapolis Orkestra'sının tüm konserlerini birlikte dinlediğimizi de hatırlıyorum.
Ali Alaybek'i, kendisinin çocukluk çağlarından itibaren çok yakın arkadaşı olan ve bu ilişkileri hayatları süresince devam eden benim bir yakınım aracılığı ile 1950'li yıllarda tanımıştım. 0 yıllarda Mükib Cevd it Kutadgu'nun kurucusu ve yayıncısı olduğu ünlü İktisat ve Maliye Dersinde "Blokaj ve Deblokaj Rejimi" başlıklı bir araştırmam yayınlanmıştı. Bu yazımı çok beğenmiş ve henüz 20'li yaşlarda olmama rağmen öz îl bir toplantıda beni haketmediğim ölçüde onurlandıran iltifat dolu sözleriyle derinden etkilemişti. Bu alandaki ilgisi ve üzerimdeki etkisi sonraki yıllarda da devam etti. Nitekim, 1957 yılında araştırma ve çalışma yapmak amacıyla Paris'e gönderilmem gerçekleştiğinde benim için düzenlenen bir akşam yemeğinde beni bir köşeye çekmiş ve "bak Halil, Paris'e gidiyorsun, bu harika bir fırsat. Paris’in cazibesine kapılma, keyfini çıkar, ancak bu fırsatı da değerlendir; çok iyi düzeyde mükemmel bir fransızca öğren ve doktora yap, dönüşte de akademik kariyere geç" demişti. Bu sözleri ve burada tekrar etmek istemediğim teşvik edici iltifatları beni çok etkilemişti. Akademik kariyere geçişimde o akşamki özel konuşmadaki bu sözlerin de payı vardır. Ancak hemen belirtmeliyim ki Alaybek'in bu tür yönlendirici ve cesaret verici sözleri ve davranışları benim için olduğu kadar etrafındaki herkes için de geçerliydi. Gerçek bir tevazu sahibi olarak etrafındaki gençleri, kendisinin de ilerisinde olduklarına ve olacaklarına inandırarak teşvik eder ve bunu yapmaktan büyük bir mutluluk duyardı.
Ali Alaybek adı adeta "Vergi Reform Komisyonu" ile de özdeşleşmiştir. Şöyle ki:
Ali Alaybek Türk vergiciliğinde 1960'lı yıllarda başlı başına ayrı bir görüş ve felsefenin temsilcisi ve savunucusu haline gelen Vergi Reform Komisyonunun kuruluşundan itibaren sonuna kadar Başkanlığını yapmıştır. Literatüre hediye ettiği altı ciltten oluşan külliyat ile hafızalarda yer eden bu Komisyon'un aslında "Ali Alaybek Komisyonu" olarak adlandırılması gerekir. Tıpkı, Avrupa Ekonomik Topluluğu'ndaki (bugünkü Avrupa Birliği) ünlü Mali Komitenin, Başkanı’nın adına izafeten "Neumark Komitesi" olarak anılmasında ve adlandırılmasında olduğu gibi. Çünkü, diğer üye arkadaşlarımın da hissiyatına tercüman olduğuma inanarak söyleyebilirim ki Ali Alaybek olmasaydı böylesine etkin ve verimli bir Komisyon çalışması gerçekleştirilemedi. Hepimizi motive eden, Komisyona kalite ve güç kazandıran onun inanan ve inandıran kişiliği idi. Zamanının ötesinde bir kişi idi Ali Alaybek. Bir çok yerde bir çok vesile ile de söylediğim gibi vergileme ile ilgili tartışmalarda bizlerin otuz derecelik açıdan bin metreyi görebildiğimiz koşullarda Alaybek altmış derecelik açıdan on bin metre ilerisini görebiliyordu. Sanırım 1967 yılı idi. Komisyon toplantısına kendine özgü üslubu ve yöntemi ile ki her ikisi de gerçekten çok özeldi bir öneri getirdi. Önerisinin özeti şu idi: Ekolojik amaçlı harcamaların gider kaydedilebilmesi için Gelir Vergisi'nin ilgili maddesine bir fıkra ilave edilmesini teklif ediyordu. O tarihte ekoloji sözcüğü Türkiye'de henüz telaffuz edilmiyordu. Belki istisnası vardı; ancak durum söylediğim gibi idi. Bir üye arkadaşımız bu teklife "önemsiz şeyler için Gelir Vergisi Kanunu'na dokunulmasının doğru olmayacağı" gerekçesi ile karşı çıktı. Dokunulduğunda adeta manolya gibi solan Alaybek de önerisini hemen geri çekti. Aradan yıllar geçti. İtiraz eden arkadaşımız, 1980'li yıllarda beni ziyarete geldiğinde "ekoloji ve çevre konusundaki gelişmeleri görünce o günkü itirazımdan dolayı bugün adeta vicdan azabı duyuyorum; demek ki üstat henüz 1967'de bugünleri görebilir mi?" demişti. Arkadaşımızın yıllar sonraki bu özeleştirisi de bir başka üstün kalitenin örneği idi.
1960'h yılların sonu mu yoksa 1970'li yılların başı mı idi, şimdi pek hatırlamıyorum. Prag'da IIPF'in Kongresinde idik. Prof. Neumark da orada idi. Kendisi ile sohbet ederken Vergi Reform Komisyonunun çalışmalarından ve Ali Alaybek'ten söz ettim. Dinledi; bazı sorular sordu 'e kendisinin de 1940'h yıllarda Alaybek'le yaptığı çalışmalardan söz ederek "bu Ali Bey Almanya'da olsa Üniversitede Ord. Prof. olurdu" dedi. Birden hatırladım; benim de hocam olan Ord. Prof. Dr. Nihad Sayar ki çok mağrur bir kişiliği vardı bizzat giderek Ali Alaybek'i aynı zamanda mezunu olduğu Kuruma öğretim üyesi olarak gelmesi için davet etmişti. Ancak Alaybek bunu da teşekkürle karşılayıp Hesap Uzmanlığı'nı tercih ettiğini söylemişti.
Ali Alaybek'in para, pul, şöhret v.b. konulara karşı büyük bir kayıtsızlığı vardı. Eski dildeki deyimiyle bunlardan müstağni idi. 1957 seçimlerinde zamanın İktidar Partisi Maliye Bakanı yapacağı vaadi ile kendisini millet vekili adayı yapmak istemişti; ancak Alaybek kabul etmemişti. Bizzat kendisinden dinlediğim gerekçesi de teklifi yapan Partinin program ve felsefesinin kendisinin hayranı olduğu İsveç'teki sosyal demokrasi anlayışı ile uyum halinde olmayışı idi. 1960 ihtilalinden sonra büyük elçilik teklif edilmişti; onu da reddetmişti. Vergi Reform Komisyonunun çok etkin olduğu yıllarda Komisyon Başkanı olarak Ali Alaybek de popüler olmuş ve ünlü Akis Dergisi kendisinin resmini kapak yapmıştı. İşte o sıralarda Maliye Bakanı olan Ferit Melen -ki Alaybek'in yakın arkadaşı ve dostu idi bir gün kendisini ziyarete gelir ve şöyle der:
"Ali, sana bir haberim var; seni Milli Reasürans'ın Yönetim Kurulu Başkanlığı'na getirmeye karar verdik; ben iş başındayken bu işi hemen halledelim". Alaybek buna karşı çıkar ve aynen şöyle söyler: "Ferit'ciğim; teşekkür ederim; ancak kabul edemem; çünkü, ben bunu kabul edersem Vergi Reform Komisyonunun popülaritesini kendisine menfaat sağlamak için kullandı derler; ben buna razı olamam". Bu konuşmayı bana, o sırada tesadüfen Alaybek'in yanında bulunan -ki Melen Alaybek'in ziyaretine habersiz gelmiştir ve baştan sona konuşmaya şahit olan eski Baş Hesap Uzmanı Dostum Vedat Özgören nakletmiştir. Benim de aynı mealde bizzat şahit olduğum bir başka olay da şudur. Yine eski bir Baş Hesap Uzmanı olan dostum ve mesai arkadaşım İlhan Uçkun ile birlikte bir konuda aracılık yapmıştık. Olay şu idi. İstanbul Ticaret Odası Vergileme ile ilgili olarak yaptırdığı bir araştırma için konusunda gerçekten uzman olan bir kişiden görüş almak istemişti. Ali Alaybek konunun tam bir uzmanı idi. Ticaret Odası rayicin üzerinde bir bedel ödemek kaydı ile konu hakkındaki şahsı mütalaasını öğrenmek istiyordu. 0 sıralarda hukuken emekli olan, ancak özel bir statü ile Komisyon Başkanlığı görevini sürdüren Alaybek bu teklifi de reddetmişti. Gerekçesi de şöyleydi: "Ben Maliye Bakanlığı'nın bir mensubuyum; dolayısıyla bu gibi konularda bitaraf (tarafsız) değilim; tam aksine bir tarafım; dolayısıyla söz konusu husus hakkında objektif bir mütalaa serdemem"...
Yukarıda anlattıklarıma bugün için inanmayanlar çıkabilir. İnananlar da bu davranışları rasyonel bulamayabilirler. Çünkü, günümüzdeki değer yargılan, ahlaki olanları da dahil olmak üzere çok değişti. Ancak ne var ki Ali Alaybek anlattığım gibi bir insandı. Ben de galiba bugün için artık inanılmaz gibi görünen gerçekten müstesna vasıflarının da etkisiyle kendisi hakkında efsane deyimini kullanmıştım. Benim gibi kendisini yakından tanımış olan dostlarım da ona benzer duyguları taşıdıklarına inanıyorum. Kendisini bir kez daha saygı ve sevgi ile anıyorum. İtiraf edeyim ki Ali Alaybek'i özlüyorum. Ruhu şad olsun.
(*): Vergi Dünyası Dergisi-Sayı 179, Temmuz 1996
|